mobile menu
Desktop (26)
Enerji Kimin İçin?
Enerji Kimin İçin? Dinle!
0:00 / 0:00
1x
2.0x
1.5x
1.25x
1.0x
0.75x

Veri artık büyümüyor. Katlanıyor. Üstelik bu katlanma doğrusal değil, geometrik. 

2010 yılında dünyada üretilen toplam veri yaklaşık 2 zettabayttı. 2020’de 64 zettabayta çıktı. 2028 projeksiyonları 350 zettabaytın üzerine işaret ediyor. Ancak asıl mesele depolanan veri miktarı değil. Asıl mesele, bu verinin işlenme yoğunluğu. Çünkü yapay zekâ çağında veri birikmiyor. Sürekli çalışıyor. Eğitiliyor, yeniden eğitiliyor, simüle ediliyor, karşılaştırılıyor ve tekrar tekrar hesaplanıyor. 

Bir ileri düzey dil modelinin eğitimi on binlerce grafik işlem birimiyle haftalar sürebiliyor. Tek bir büyük model milyonlarca işlem saati kullanıyor ve 1 ila 5 gigawatt-saat arası enerji tüketiyor. Bu, binlerce hanenin yıllık elektrik tüketimine eşdeğer. Üstelik bu tek seferlik bir maliyet değil. Her güncelleme, her yeni sürüm daha fazla hesaplama ve daha fazla elektrik anlamına geliyor. Sistem kendi enerji ihtiyacını sürekli büyüten bir yapıya dönüşüyor. 

Bu verilerin işlenmesi için bugün dünyada 8 binden fazla veri merkezi çalışıyor. Çok büyük ölçekli veri merkezlerinin sayısı 2015’te 250 idi. 2025’te 1.000’i aştı. Her biri en az 100 megawatt kapasiteyle çalışıyor. Amerika Birleşik Devletleri’nde planlanan bazı yeni yapay zekâ kampüsleri 1 gigawatt seviyesine yaklaşıyor. 1 gigawatt, orta büyüklükte bir nükleer santralin üretim kapasitesine eşdeğer. 

Uluslararası Enerji Ajansı verilerine göre veri merkezleri 2022 yılında küresel elektrik tüketiminin yaklaşık yüzde 2’sini oluşturdu. Bu yaklaşık 460 terawatt-saat demek. 2030 senaryolarında bu tüketimin 800 ila 1.000 terawatt-saat bandına çıkacağı öngörülüyor. Bu, Japonya’nın yıllık elektrik tüketimine yakın bir seviye. 

Yapay zekâya dayalı iş yükleri klasik sistemlerden çok daha yoğun. Geleneksel bir sunucu dolabı 5 ila 10 kilowatt çekerken, yapay zekâya yönelik grafik işlem birimi dolapları 50 ila 100 kilowatt seviyesine çıkabiliyor. Bu yalnızca elektrik değil, yoğun ısı demek. Bu nedenle sıvı temelli soğutma sistemleri yaygınlaşıyor. Soğutma için yüksek miktarda su gerekiyor. Dünyanın su kaynakları azalırken dijital sistemlerin su tüketimi artıyor. Enerji krizine su baskısı ekleniyor. 

Enerji talebi hızla artıyor. Peki bu enerji nereden sağlanacak? 

Dünya elektrik üretiminin hâlâ yaklaşık yüzde 60’ı kömür, doğal gaz ve petrol gibi fosil kaynaklara dayanıyor. Yenilenebilir yatırımlar artıyor ama toplam talep daha hızlı büyüyor. Uluslararası Enerji Ajansı projeksiyonlarına göre 2030’a kadar küresel elektrik talebi yaklaşık yüzde 25 artacak. Bu artışın önemli bir kısmı dijital altyapıdan kaynaklanacak. Eğer yenilenebilir kapasite aynı hızda büyümezse, kesintisiz üretim için doğal gaz ve kömür yatırımlarının yeniden artması kaçınılmaz. 

Bugün bazı ülkeler kapatmayı planladıkları kömür santrallerini veri merkezleri için açık tutmayı tartışıyor. Avrupa’da yeni doğal gaz santrali izinleri hızlanıyor. Yapay zekâ alanındaki küresel rekabet, karbon azaltım hedeflerinin önüne geçiyor. Enerji, iklimden önce teknolojiye tahsis edilmeye başlanıyor. 

Bu tablo 2015 yılında kabul edilen Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları ile açık bir çelişki yaratıyor. Yoksulluğun azaltılması, temiz enerjiye erişim, iklim eylemi ve sorumlu üretim gibi başlıklar, enerji önceliğinin veri merkezlerine kaymasıyla baskı altına giriyor. Eğer elektrik üretimi makinelerin ihtiyaçlarına göre şekillenir ve insan merkezli kalkınma ikinci plana itilirse, sürdürülebilirlik hedefleri fiilen askıya alınmış olur. 

Tam bu noktada kuantum teknolojileri umut olarak gündeme geliyor. 

Kuantum bilgisayarlar klasik sistemlerin çözmekte zorlandığı karmaşık problemleri çözme potansiyeline sahip. Enerji şebekelerinin daha verimli planlanması, yeni nesil bataryalar, süper iletken malzemeler ve füzyon tepkimeleri gibi alanlarda sıçrama yaratabilir. Teorik olarak enerji verimliliğinde büyük bir dönüşüm mümkün. 

Ancak mevcut kuantum sistemleri sınırlı kapasiteye ve yüksek hata oranlarına sahip. Çalışabilmeleri için mutlak sıfıra çok yakın sıcaklık gerekiyor. Bu da devasa soğutma altyapısı ve yüksek enerji tüketimi anlamına geliyor. Üstelik bu teknoloji henüz toplumun hizmetine sunulmuş değil. Amerika Birleşik Devletleri, Çin ve Avrupa Birliği milyarlarca doları kuantum araştırmalarına ayırıyor. Fakat yatırımların önemli kısmı ulusal güvenlik başlığı altında ilerliyor. Enerji sorununu kökten çözecek uygulamalar henüz sahada değil. 

Ortaya çıkan tablo net. 

Veri geometrik hızla büyüyor. Veri merkezleri çoğalıyor. Elektrik talebi sıçrıyor. Enerji üretimi fosil kaynaklara dayanmayı sürdürüyor. Sürdürülebilirlik hedefleri baskı altında. Kuantum gelecek vaat ediyor ama bugünü kurtarmıyor. 

Bu yalnızca teknik bir mesele değil. Bu bir medeniyet tercihi. 

Enerji kime tahsis edilecek? İnsana mı, makineye mi? Üretim kim için yapılacak? Toplum için mi, sistem için mi? 

Teknoloji ilerledikçe insan üretimin merkezinden uzaklaşıyor. Sermaye yoğun, istihdamı sınırlı bir büyüme modeli güçleniyor. Enerji makineler için ayrılırken insana düşen pay daralıyor. Enerji maliyetleri yükseldikçe temel ihtiyaçlara erişim zorlaşıyor. Gelir dağılımı daha da bozuluyor. Toplumsal kırılganlık derinleşiyor. 

Asıl risk burada. 

Biz yalnızca daha fazla elektrik tüketmiyoruz. Aynı zamanda kalkınma önceliğimizi değiştiriyoruz. Eğer enerji sistemleri dijital altyapının ihtiyaçlarına göre şekillenir ve insanın refahı ikincil hale gelirse, gelecek kuşaklara iki ağır miras bırakacağız. Birincisi çevresel. Artan karbon, hızlanan iklim krizi ve azalan doğal kaynaklar. İkincisi toplumsal. Derinleşen eşitsizlik ve anlamını yitirmiş bir büyüme modeli. 

Veri çağının gerçek bedeli yalnızca terawatt-saatlerle ölçülmeyecek. O bedel, sosyal istikrarla, ekolojik dengeyle ve insan onuruyla ölçülecek. 

Fakat başka bir yol mümkün. 

Enerjiyi yalnızca büyümenin yakıtı olarak değil, emanet olarak gören bir yaklaşım mümkün. Teknolojiyi sadece hız için değil, adalet için kullanan bir yaklaşım mümkün. Sermayeyi yalnızca getiri üretmek için değil, fayda üretmek için yönlendiren bir finans anlayışı mümkün. 

Eğer finans sistemi enerji yatırımlarını insan merkezli bir çerçevede yeniden tanımlarsa, yenilenebilir kaynaklara, verimliliğe, yerel üretime ve toplumsal faydaya öncelik verirse, dijital dönüşüm ile sürdürülebilirlik arasında bir denge kurulabilir. Kâr ile sorumluluk arasındaki gerilim bilinçli tercihlerle uyuma dönüştürülebilir. 

Gerçek kalkınma daha fazla veri işlemek değildir. Gerçek kalkınma insanı merkeze koyarak üretmektir. Enerji yatırımları, teknoloji stratejileri ve finansal kararlar bu ilke etrafında şekillenirse, yapay zekâ çağında da adil bir gelecek inşa edilebilir. 

Bugün vereceğimiz karar yalnızca hangi enerji kaynağını kullanacağımız değil, hangi değerlerle yaşayacağımızdır. 

Daha hızlı bir dünya mümkün. 

Ama daha adil bir dünya tercih meselesidir. 

Akan Abdula
10 Mart 2026 Salı
Diğer Blog İçerikleri
Loading...